top of page

Vefat Etmiş Mürşidin Manevi Terbiyesindeki Keyfiyet

  • Yazarın fotoğrafı: Dr.Aliosman Dağlı
    Dr.Aliosman Dağlı
  • 6 Oca
  • 2 dakikada okunur

Tasavvuf düşüncesinde gerçek mürşid, "Hâdî" isminin tecellisiyle kulu sırat-ı müstakime ulaştıran Allah Teâlâ’dır. Peygamberlerin ve onların varisleri olan kâmil mürşitlerin irşadı ise külli iradeye bağlı bir vesilelik makamıdır. Hz. Peygamber (sav) hayatının da vefatının da ümmeti için hayır olduğunu beyan ederek, mematından sonra da irşat ve şefaatinin devam edeceğine işaret etmiştir. Bu durumun en somut tezahürü, hayattayken kendisini göremeyen Üveys el-Karânî’nin manen terbiye edilmesi ve vefatından sonra milyonlarca müminin O’nun sünnetiyle hayat bulmasıdır.

Tasavvuf tarihinde, fiziksel olarak karşılaşmadığı halde kendinden önceki bir zatın ruhaniyetinden istifade ederek kemale erenlere "Üveysî" denir. Nakşibendîliğin Pîri olan Şah-ı Nakşibend, kendisinden beş kuşak önce vefat eden Abdülhâlik Gucdüvânî’den gizli zikri manen telkin almıştır. Benzer şekilde Ebu’l-Hasan Harkânî, Bâyezid-i Bistâmî’nin; Bistâmî ise Cafer-i Sâdık’ın manevi terbiyesiyle yetişmiştir.

Hadâiku’l-Verdiyye müellifi el-Hânî’ye göre ruhanî âlemde gerçekleşen bu bağ, cismanî bağdan daha kuvvetlidir. Çünkü bu, Allah’ın kuluna özel bir ihsanı olup, sevdiği bir kulu terbiye etmesi için bir velinin ruhaniyetini görevlendirmesidir. Erzurumlu İbrahim Hakkı’nın, vefat eden şeyhi İsmail Fakirullah’a rabıtasını devam ettirerek kemale ermesi, bu manevi sürekliliğin en meşhur örneklerinden biridir.

Geçmişteki bu "Üveysî" tecrübeler, günümüzde bazı suistimallere de kapı aralamaktadır. Dini bilgiden ve tasavvufi ahlaktan yoksun bazı "müteşeyyihler", vefat etmiş zatlardan manevi emir aldıkları iddiasıyla halkı istismar edebilmektedir. İmam Şarani’nin belirttiği gibi bu durum, tasavvuf kurumuna duyulan güveni zedelemektedir.

Hâlidî-Nehrî meşâyıhından Yahya Pakiş, bu hassas noktada mizanı şöyle kurar: Şayet bir kişi Ehl-i Sünnet itikadı üzere yaşıyor, dört hak mezhepten birine mezhebe tabi oluyor ve etrafını suistimal etmiyorsa; icazeti meçhul olsa dahi ona hüsnü zan edilmelidir. Onları doğrudan sahtekarlıkla suçlamak, farkında olmadan sadatın ruhaniyetine veya dindar insanların İslam'dan soğumasına sebebiyet verebilir. Ancak her ne olursa olsun, şeriatın zahirine aykırı davranan birinin "manevi irşat" iddiası kabul edilemez.

Seyr-ü sulûk gibi zorlu bir süreçte rehber seçimi, dünyevi bir rehber seçiminden çok daha kritik bir hassasiyet gerektirir. Ruhların buluşması ve görüşmesi, bedenlerin görüşmesinden daha sağlam ve sarsılmaz bir temel üzerine oturur. Bu yolla kemale erenlerin irşat faaliyetleri genellikle manevi bir işarete dayanır.

Sonuç olarak tasavvuf, ölenin sadece beden olduğu, ruhun ise irşat ve dua ile yaşamaya devam ettiği bir iklimdir. Müslümanlar arasında ittihadı korumak için asıl olan hüsnü zandır. Ancak talip olan kişi, ömür sermayesini tüketmeden önce rehberinin istikametini şeriat terazisinde tartmalı ve manevi yolculuğunu "ölmeden önce ölenlerin" aydınlık yolunda sürdürmelidir.

 

Dr. Aliosman DAĞLI

 

Yorumlar

5 üzerinden 0 yıldız
Henüz hiç puanlama yok

Puanlama ekleyin
bottom of page