top of page

TEVHİD DERYASINDA BİRLEŞEN İKİ BÜYÜK NEHİR

Yazarın fotoğrafı: Dr.Aliosman Dağlı
Dr.Aliosman Dağlı
24 Tem
3 dakikada okunur

Avârif ve Fütûhât

İslâm düşünce ve irfan tarihine yön veren büyük nehirler, farklı coğrafyalardan ve farklı yataklardan aksalar da nihayetinde aynı tevhid deryasında birleşirler. Bu mânevî mirasın zirvesinde yer alan ve arkalarında en zengin birikimlerden ikisini bırakan iki büyük isim, şüphesiz Şeyhü'ş-Şüyûh Şehâbeddin es-Sühreverdî ile Şeyh-i Ekber Muhyiddin İbnü'l-Arabî'dir. Yakın coğrafyalarda ve birbirine yakın dönemlerde yaşamış olan bu iki büyük sûfî, yaşadıkları çağdan günümüze kadar tasavvuf düşüncesinin temel taşlarını döşemiş; kendilerinden önce oluşan irfan mirasını yeniden yorumlayarak sonraki nesillere aktarmışlardır.

Bu büyük mirasın en önemli tezahürleri ise Sühreverdî'nin tekke hayatının adeta anayasası sayılan Avârifü'l-Maârif'i ile İbnü'l-Arabî'nin ilâhî ilhamların engin bir ansiklopedisi mahiyetindeki el-Fütûhâtü'l-Mekkiyye'sidir. Aralarındaki coğrafî, mizacî ve üslûbî farklılıklar, bu iki şaheseri mukayese etmeyi hem kaçınılmaz hem de son derece ufuk açıcı bir entelektüel yolculuğa dönüştürmektedir.

Tarihî arka planlarına baktığımızda, her iki müellifin de ilim ve irfanla yoğrulmuş hayat hikâyeleriyle karşılaşırız.

• Şehâbeddin es-Sühreverdî (1145–1234):Soyunun Hz. Ebû Bekir'e ulaştığı rivayet edilen Sühreverdî, İran'ın Sühreverd kasabasında doğmuş; genç yaşta gittiği Bağdat'ın köklü ilim ve tasavvuf çevrelerinde yetişmiştir. Burada amcası Ebü'n-Necîb es-Sühreverdî başta olmak üzere dönemin önde gelen âlimlerinden fıkıh, hadis ve tasavvuf tahsil etmiş; ayrıca Abdülkâdir-i Geylânî'nin sohbetlerinden de istifade etmiştir. Hayatını irşada, ümmet birliğine ve tasavvufun kurumsallaşmasına adayan Sühreverdî, seyr ü sülûkunu Ehl-i sünnet çizgisinde tamamlamış ve tekke terbiyesini sistematik bir yapıya kavuşturmuştur.

• Muhyiddin İbnü'l-Arabî (1165–1240):Endülüs'ün Mürsiye şehrinde doğan Şeyh-i Ekber ise genç yaşta yaşadığı derin mânevî tecrübelerle tasavvuf yoluna yönelmiştir. Belirli bir tarikat silsilesine bağlı olmaktan ziyade çok sayıda şeyhten istifade etmiş; nihayetinde ilâhî keşif ve ilhamları merkeze alan özgün bir irfan anlayışı geliştirmiştir. İslâm coğrafyasını baştan sona dolaşarak doğunun ve batının ilim ve irfanını bünyesinde cem etmiş; Mâlikî mezhebine mensup olmakla birlikte, düşünce ufkunu mezhebî sınırların ötesine taşıyan büyük bir mânevî seyyah olmuştur.

Biri Bağdat'ın medrese ve tekke disiplini içerisinde yetişmiş bir mürşid, diğeri ise ilâhî keşiflerin engin ufuklarında seyreden bir hakikat yolcusudur. Bu mizaç, meşrep ve yetişme tarzındaki farklılık, eserlerinin üslûbuna, metoduna ve muhtevasına da tabiî olarak yansımıştır.

Sühreverdî, Avârifü'l-Maârif'i kaleme alırken son derece dengeli, muhtasar, öğretici ve sistematik bir yöntem benimsemiştir. Klasik hadis anlayışına bağlı kalmış; şeriatın zahirini esas almış ve tartışmalı nazarî meselelerden büyük ölçüde uzak durmuştur. Gayesi, müridleri eğitecek, tekke hayatını düzenleyecek ve sûfî terbiyesini sağlam esaslar üzerine oturtacak güvenilir bir rehber ortaya koymaktır.

Buna karşılık İbnü'l-Arabî, el-Fütûhâtü'l-Mekkiyye'nin kendi zihnî tasarımı olmadığını; ilâhî ilham ve keşiflerin kalbine doğmasıyla meydana geldiğini sıkça ifade eder. Bu sebeple eser, klasik telif anlayışındaki sistematik tasnif kaygısından ziyade, ilham merkezli bir yapıya sahiptir. Ortaya çıkan eser, tasavvuf tarihinin en hacimli ve en derin külliyatlarından biri olmuştur.

Şeyh-i Ekber, bazı hadislerin sıhhatini keşif yoluyla Hz. Peygamber'den tasdik ettiğini ifade edecek kadar kendine has bir metodoloji benimsemiştir. Vahdet-i vücûd başta olmak üzere pek çok metafizik meseleyi cesaretle ele almış; ibadetlerin, amellerin ve varlığın ardındaki hakikati açıklamaya çalışmıştır.

İki eserin temel ayrışma noktası da tam burada ortaya çıkar.

Avârifü'l-Maârif, dervişe tekkede nasıl yaşayacağını, nasıl edepli olacağını, mürşidine ve kardeşlerine karşı nasıl davranacağını öğreten uygulamaya dönük bir irşad kitabıdır.

el-Fütûhâtü'l-Mekkiyye ise aynı dervişin tefekkür ufkunu genişleten, varlık, insan, ilâhî isimler, âlem ve hakikat üzerine derin metafizik açılımlar sunan büyük bir irfan külliyatıdır.

Farklı yaylalardan nektar toplayan arıların balları nasıl renk, koku ve tat bakımından birbirinden ayrılıyorsa, bu iki büyük velînin sunduğu mârifet şerbetleri de kendi mizaçlarının, ilmî çevrelerinin ve yaşadıkları coğrafyanın izlerini taşımaktadır.

Sühreverdî'nin amele, edebe ve ahlâka yaptığı vurgu ile İbnü'l-Arabî'nin nazarî derinliği birbirinin alternatifi yahut zıddı olarak görülmemelidir. Bilakis bu iki yaklaşım, insanın kemale erme yolculuğunda birbirini tamamlayan iki kanat hükmündedir.

Biri nefsi terbiye ederek salih bir kul olmanın yolunu gösterirken, diğeri akıl ve kalbin ufkunu genişleterek varlığın sırlarına dair eşsiz perspektifler sunmaktadır. Biri müminin gündelik hayatını, ahlâkını ve tekke edebini disipline ederken; diğeri onun zihnini ve kalbini marifetullah ufuklarına taşımaktadır.

Bugün bize düşen görev, bu iki büyük eseri birbirine karşı konumlandırmak veya aralarında bir üstünlük mücadelesi aramak değildir. Asıl yapılması gereken, Avârifü'l-Maârif'in edep, ahlâk ve seyr ü sülûk disipliniyle kuşanırken; el-Fütûhâtü'l-Mekkiyye'nin yüksek tefekkür iklimine de yönelmek, her iki irfan pınarından da kabımız nispetince istifade ederek bu zengin mânevî mirası bir bütün olarak kavramaya çalışmaktır.

Çünkü tevhid deryasına ulaşan bütün hakiki nehirler, farklı kaynaklardan doğmuş olsalar bile sonunda aynı hakikatte birleşirler.

 
 
 

Yorumlar

5 üzerinden 0 yıldız
Henüz hiç puanlama yok

Puanlama ekleyin
bottom of page