Büyük Yanılgı: “Sarı Öküzü Kurban Etmek”
- Dr.Aliosman Dağlı

- 15 Tem
- 3 dakikada okunur
Yüce Allah, Kur’ân-ı Kerîm’de insanın gerçek değer ölçüsünü iman ve salih amel ekseninde belirlemiştir. Nitekim Beyyine Sûresi’nde inkâr edenler için ağır bir uyarıda bulunulurken, iman edip salih amel işleyenler "yaratılmışların en hayırlıları" olarak müjdelenmiştir. Aynı şekilde Kur’an’da, hakikati bile bile reddedenlerin kalplerinin katılığı ve manevî körlükleri çeşitli benzetmelerle ifade edilmiştir. Bu ilahî ölçü, insanı değerlendirirken nihai kıstasın iman ve Allah katındaki sorumluluk bilinci olduğunu göstermektedir.
Bununla birlikte, bir kimsenin dinî aidiyeti ile şahsî ahlâkı arasındaki ilişkinin doğru kurulması gerekir. Bir insanın güzel huylara sahip olması, tek başına inanç bakımından hak üzere bulunduğunu göstermeyeceği gibi; bir müminin beşeriyet gereği işlediği hata ve kusurlar da İslâm’ın doğruluğunu ortadan kaldırmaz. Çünkü din ile onu temsil etmeye çalışan insanların hataları aynı şey değildir. Her toplumda erdemli ve kusurlu insanlar bulunabilir; fertlerin yanlışları, temsil ettiklerini iddia ettikleri inanç sisteminin doğruluğu veya yanlışlığı hakkında tek başına belirleyici bir delil teşkil etmez.
Tarih boyunca bazı Müslüman aydınlar, Batı toplumlarında gördükleri hukuk düzeni, bilimsel gelişmeler veya kurumsal başarıları, o toplumların bütün fikrî ve ahlâkî kabullerinin doğruluğuna delil olarak değerlendirme eğilimine girmişlerdir. Oysa medeniyetlerin sahip olduğu teknik, idarî veya ekonomik başarılarla inanç esasları aynı düzlemde ele alınamaz. Bir toplumun belirli alanlarda başarılı olması, onun dünya görüşünün bütünüyle doğru olduğu anlamına gelmediği gibi; Müslüman toplumlarda görülen eksiklikler de İslâm’ın ilkelerinden değil, bu ilkelerin gereği gibi uygulanmamasından kaynaklanabilir.
Günümüzde ise farklı bir problemle karşı karşıyayız. Bazı dinî şahsiyetlerin veya kurumların hataları, çoğu zaman bütün bir dinî geleneğe teşmil edilmekte; bireysel yanlışlar, İslâm’ın kendisine yöneltilen eleştirilerin malzemesi hâline getirilmektedir. Özellikle dijital medya ortamında, münferit hadiselerin bağlamından koparılarak geniş kitlelere sunulması, dinî kurumlara yönelik güven krizlerini derinleştirebilmektedir.
Bu noktada Müslümanların en büyük imtihanlarından biri, haklı eleştiri ile yıkıcı itibarsızlaştırma faaliyetini birbirinden ayırabilmektir. Bir hata karşısında adaleti gözetmek başka, bir kusuru bütün bir davayı mahkûm etmenin gerekçesi hâline getirmek başkadır. Aynı şekilde, dinî kimliği bulunan bir kişinin hatasını fırsata çevirerek kendi çevresini öne çıkarmaya çalışmak da uhuvvet ahlâkıyla bağdaşmaz.
Toplumda zaman zaman "sarı öküzü vermek" şeklinde ifade edilen anlayış tam da bu noktada ortaya çıkar. Bir kişi veya kurum haksız bir ithamın hedefi olduğunda, sıranın kendisine gelmeyeceğini düşünen bazı kimseler sessiz kalmayı veya hatta ithamı desteklemeyi tercih edebilir. Oysa bu tavır, uzun vadede güven ortamını zayıflatır ve ortak değerlerin yıpranmasına zemin hazırlar. Bugün başkasının itibarı kolayca feda edildiğinde, yarın aynı yöntem farklı kişi ve kurumlara da yöneltilebilir.
Kur’ân-ı Kerîm, özellikle Nur Sûresi’nde ifk hadisesi vesilesiyle müminlerin nasıl bir tavır takınması gerektiğini açıkça öğretmiştir. Müminlerin, doğruluğu sabit olmayan haberler karşısında hüsnüzan sahibi olmaları, acele hüküm vermemeleri ve iftiraya ortak olmamaları istenmiştir. Bu ilke, yalnızca tarihî bir hadisenin değil, bütün zamanların ahlâkî ölçüsüdür. Haberin doğruluğunu araştırmadan hüküm vermek, zan üzerinden insanlar hakkında kanaat oluşturmak ve doğrulanmamış iddiaları yaymak İslâm ahlâkıyla bağdaşmaz.
Elbette bu yaklaşım, dinî şahsiyetlerin veya kurumların eleştirilemeyeceği anlamına gelmez. İslâm geleneğinde nasihat, muhasebe ve hakkı tavsiye önemli esaslardandır. Ancak eleştirinin amacı yıkmak değil ıslah etmek; küçük düşürmek değil hakkı ortaya çıkarmak olmalıdır. Şahsın hatası ile temsil ettiği din birbirinden ayrılmalı; adalet duygusu öfkenin veya tarafgirliğin önüne geçirilmelidir.
Sonuç olarak Müslümanların vazifesi, kişileri mutlaklaştırmak da onları küçük bir hata sebebiyle bütünüyle mahkûm etmek de değildir. Asıl olan, dinin muhkem esaslarını muhafaza ederken insanın beşerî zaaflarını da adalet ölçüsü içerisinde değerlendirebilmektir. Kardeşinin kusurunu teşhir ederek değil, onu ıslah etmeye çalışarak hareket eden bir mümin; hem uhuvvet hukukunu korur hem de fitnenin büyümesine engel olur. Zira kalıcı olan şahıslar değil, hakikattir; insanlar hata edebilir, fakat hakikat onların hatalarıyla değerini kaybetmez.


Yorumlar