Tasavvufi Hayat ve Lüks Tüketim
- Dr.Aliosman Dağlı

- 6 Oca
- 2 dakikada okunur
İslam tarihinde dünya nimetlerine karşı takınılacak tavır, Hz. Ömer döneminde gelirlerin artmasıyla birlikte ciddi bir tartışma konusu olmuştur. Hz. Selman-ı Farisi ve Hz. Ebu Zer gibi sahabelerin başlattığı "zühd hareketi", dindarlığın sadelik ve kanaatle eşdeğer olduğu fikrini pekiştirmiştir. Ancak öte yandan Hz. Osman ve Hz. Zübeyr bin Avvam gibi ileri gelen sahabelerin meşru dairedeki servet ve refahı tercih etmeleri, İslam düşüncesinde alternatif bir hayat tarzının da kapısını açmıştır. Tasavvuf tarihi boyunca devam eden bu ikili yaklaşım, günümüzde "lüks tüketim ve maneviyat" ekseninde yeniden tartışma konusu olmuştur.
Tasavvuf büyükleri arasında her iki meşrebin de devasa temsilcileri vardır. Bişr-i Hafî, Yunus Emre ve İbrahim bin Ethem gibi zatlar dünyayı kalben ve fiilen terk ederek sadeliği esas alırken; Abdülkadir-i Geylani, Hz. Mevlana ve Ubeydullah Ahrar gibi isimler irşat dönemlerinde, devirlerine göre "ihtişamlı" sayılabilecek bir hayat sürmüşlerdir. Ancak bu ihtişam, hiçbir zaman şahsi bir israfa değil, temsil ettikleri makamın izzetini korumaya ve elde edilen serveti toplum yararına kullanmaya yönelik olmuştur.
Günümüzde tasavvufi grupların yaşam tarzı, farklı kesimler tarafından indirgemeci bir dille eleştirilmektedir. Seküler kesimler zühd anlayışını geri kalmışlık olarak nitelerken; bazı radikal akımlar ise lüks içindeki yapıların kapitalist yaşam tarzını legalize ettiğini savunmaktadır. Oysa problem, zenginlikten ziyade "israf" ve "teşhir" noktasında düğümlenmektedir.
Milyon dolarlık araçlar, lüks konutlar ve şatafatlı bir görsellik içinde verilen pozlar, sadece tasavvufun özüne aykırı düşmekle kalmamakta, aynı zamanda geçim derdi çeken geniş halk kitlelerinin vicdanını yaralamaktadır. Sosyal medyanın bu "teşhirci" yaşam tarzını görünür kılması, toplumsal kutuplaşmayı artırmakta, zenginliğe ve hatta dine karşı bir öfkeye zemin hazırlamaktadır.
Tasavvufun temel eserleri olan Lüma, Mektubat-ı Rabbani ve Avarifü’l-Maarif incelendiğinde, bu yolun en büyük özelliğinin "iç tenkit" olduğu görülür. Manevi karizmayı bir kalkan olarak kullanarak istismarı koruma altına almak, İslam’ın hesap verilebilirlik ilkesine aykırıdır. Hz. Ömer’e dahi hesap sorulan bir dinde, hiçbir şahsiyet eleştirilemez değildir.
Burada dengeyi korumak hayati önem taşır: Zühd, ruhbanlığa veya tembelliği kutsayan bir sosyalist yaklaşıma dönüştürülmemeli; zenginlik ise fütursuz bir israf ve kibir vesilesi kılınmamalıdır. Birincisi toplumu atalete sürüklerken, ikincisi maneviyatı dünyevileştirerek yozlaştırır.
İslam, hem itikatta hem de amelde "orta yolu" emreder. Tasavvufi bir şahsiyet, ne dünyayı terk ederek topluma yük olan bir atalet sembolü, ne de şatafat içinde kaybolan bir teşhirci olmalıdır. Kazancın helalliği, zekatının verilmiş olması ve israftan kaçınılması toplumsal barışın temelidir. Maneviyat, lüksün içinde boğulmadığı gibi fakirliğin içinde de kaybolmamalıdır. Asıl olan, elindekine sahip olmak ama ona ait olmamaktır. Bid’at ve aşırılık her zaman vuslatın önündeki en büyük engeldir.
Aliosman Dağlı


Yorumlar