top of page

Rıza-ı İlahi

  • Yazarın fotoğrafı: Osman Altıkulaç
    Osman Altıkulaç
  • 11 Oca
  • 3 dakikada okunur

Rahmân ve Rahîm olan Rabbimizin adıyla…

Âlemlerin Rabbine (c.c.) nihayetsiz hamd; âlemlerin efendisine, âline ve ashabına nihayetsiz salât ü selâm olsun.

O sultanlar sultanının ahlâkı ile ahlâklanmış cümle ehl-i imana rahmetler olsun.

İlâhî rıza; cümle âlemin Hâlıkı, eşi ve benzeri olmayan, yani Subhân olan Rabbimizin (c.c.) kulundan hoşnut olması, onu sevmesi ve ona muhabbet etmesidir.

İşte yaratılış gayesinin kulluk olduğu bilincine ermiş bir müminin yegâne gayesi bu rızaya ulaşmaktır.

Bu yüce amaç uğruna attığı her adım, aldığı her nefes, yaptığı her meşru iş salih ameller cümlesindendir ki Kur’ân-ı Mübîn’de imandan sonra zikredilen ve kulu kâmil mümin derecesine yükselten ikinci esastır.

Esasen imanın kemale ermesine sebep de Allah Teâlâ’nın rızasını gözeterek yapılan amellerdir.

“Rızâ-yı İlâhî” öyle bir buraktır ki sahibine mirac ettirir.

Nasıl ettirmesin ki onun sayesinde mümin ihlâsa ve nihayet ihsan makamına kavuşur da “ahseni takvîm” sırrına erer.

Böylece riyâ bataklığından ve her türlü şirkten arınır; arınır da “a‘lâ-yı illiyyîn”e ulaştırılır.

Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellemi Hâtemü’l-Enbiyâ sırrına eriştiren, ondaki bu rızâ-yı İlâhî arzusunun ve aşkının cümle peygamberlerden (a.s.) ileri olması değil de nedir?

İlâhî rızayı gaye edinen bir kimsenin hem imanca hem ahlâkça yükselmesini bizzat Rabbimiz murad etmektedir.

İşte Peygamber Efendimizin (s.a.v.) miracına yükseldiği o anı hatırlayalım.

Miraca yükselmeden evvel çektiği çileleri, en son Taif’te taşlandıktan sonraki niyazını hatırlayalım.

Ne çektiği çilelerden ne de taşlanmasından en ufak bir şikâyet etmiyor; mübarek dudaklarından şu dua ve niyazlar dökülüyordu:

“İlâhî, zayıflığımı görüyorsun. Hâlimden şikâyet etmiyorum. Tek isteğim Sen’in benden razı olmandır. Bunlardan şikâyetim yok. Bilselerdi yapmazlardı.”

Çilenin zirveye ulaştığı noktada kendisi de zirveye ulaşıyor; âlemlerin Rabbine urûc ettiriliyordu.

Demek ki çilelerden ve imtihanlardan sabırla, tevekkülle, hatta daha ötesi rıza ile geçmedikçe kâmil mertebede rızâ-yı İlâhîye kavuşmak mümkün olmuyor.

Hani bir kardeşimizden en ufak bir iyilik gördüğümüzde duaların en güzeli olarak “Allah senden razı olsun” deriz ya; işte insanları razı etmedeki niyetimiz de Allah’ın (c.c.) rızasını gözetmek olursa, kazancımızın derecesini ancak mükâfatı veren bilir.

“İnnemel a‘mâlü binniyyât”(Ameller niyetlere göredir.)

Bu hadîs-i şeriften yola çıkarak her bir Müslümanın niyet pusulası rızâ-yı İlâhî rotasına çevrilmedikçe kazancının kaybolmasından, hatta daha aşağıya düşmesinden korkulur.

İşte bu ilâhî rızayı kalplere nakşetme bilincine kavuşturmak için ehl-i tasavvuf “İlâhî ente maksûdî ve rıdâke matlûbî” virdini cümle zikirlerinin içine yerleştirmiştir.

Nasıl ki Kâbe merkez alınarak tavaf yapılırsa, cümle amellerimizin kıblesi de rızâ-yı İlâhî olmalıdır. İşleyeceğimiz her işteki gaye bu yüce düstur olmalı, onun etrafında dönmelidir.

Şuurlu bir Müslüman, Allah Celle Celâlühû ve Resûlullah’ın (s.a.v.) hoş görmediği hiçbir fiili, işi, sevgiyi ve nefreti hoş göremez; onların razı olmadıklarından razı olamaz.

Nihayetinde:“Allah onlardan razı olmuştur, onlar da Allah’tan razı olmuşlardır.”(Beyyine, 8)müjdesine mazhar olurlar.

İşte bu âyet-i kerîme, Rabbimizin hoşnut olduğu kimselerden olabilmenin en kestirme yolunun onlarla haşir neşir olmak olduğunu bildirir.

Zira Resûlullah Efendimiz (s.a.v.):“Kişi dostunun dini üzeredir.” buyururken,

Rabbimiz de (Tevbe, 119):“Ey iman edenler! Allah’tan korkun ve sadıklarla beraber olun.” buyurmaktadır.

Dikkat edilirse “sadık olun” buyurulmuyor; “sadıklarla beraber olun” buyruluyor.

Demek ki Müslümanın belli kademelerden geçmeden kâmil mümin olması düşünülemez.

Gül bahçesine giren gül, mezbahaya giren necis koku alır.

İnsan az bir tefekkürle dahi görür ki; kâinatı yaratıp bizlerin istifadesine sunan, bizi halife kılıp başta akıl olmak üzere mükemmel bir sûrette halk eden Hallâk-ı Âlem olan Rabbimiz (c.c.) elbette kulundan kendisine hiçbir şekilde şirk koşulmasını istemez ve bunu şiddetle cezalandırır.

Gizli şirk olan riyadan da asla razı olmaz; salih amelleri zehirli amel hâline getirir ve sahibinin yüzüne çarpar.

Allah’a sığınalım; zira hiçbir nefis bu benlik ve şeytan tuzağından, el-Hâdî olan Allah’ın yardımı olmadan kurtulamaz.

İşte Allah Teâlâ’nın rızasını yanarak talep eden salih kullar, O’nun rızasına kavuşmuş ve:

“Razı olmuş bir kul olarak dön; cennetime gir.”ilâhî hitabına ermişlerdir.

Ne mutlu onlara ve onlara benzeme gayesiyle yaşayanlara…

Onlar cenneti dahi ikinci plana koymuş, Âşık Yunus (k.s.) gibi:“Cennet cennet dedikleriBirkaç köşkle birkaç huriİsteyene ver onlarıBana Seni gerek Seni”diye inlemişlerdir.

Dikkat edilirse hiçbir ibadette:“Niyet ettim cenneti kazanmaya, cehennemden emin olmaya”demeyiz.

Allah’ın rızasına niyet ederiz.

Aslında hayatımızın tamamında, helâl dairesinde bu niyeti kalbimize nakşetmeliyiz ki rızâ-yı İlâhî yolunda kemale erip bu âlemden O’nun rızasını alarak ayrılalım ve bu imtihanı en yüksek notla tamamlayalım.

Bizler bu âlemde birer misafir olduğumuza göre; mülk sahibini razı etmedikten sonra cennete dahi konsak ne kadar huzurlu oluruz, bir düşünelim.

Şu fânî âlemde bile kalben sevmediğini hissettiğimiz kimselerin ikramı bize ne kadar tat verir?

Durum bu kadar ehemmiyetliyken bize düşen, var gücümüzle “İlâhî ente maksûdî” deyip tevhidin kemaline ermektir.

Bu âlemden yüzü ve kalbi ak olarak rızâ-yı İlâhîye ermiş şekilde ayrılmalıyız.

Acizâne bir dörtlükle noktalayalım:

Allah rızası için yapılan az bir amel çok olur,Riyâ katılırsa dağlar kadar salih amel yok olur.Bilemezsin; belki bir yetimin başını okşamaktadır,Belki gizlice akıtılan bir gözyaşıdır rızâ-yı İlâhî.

Osman Altıkulaç

Yorumlar

5 üzerinden 0 yıldız
Henüz hiç puanlama yok

Puanlama ekleyin
bottom of page