top of page

Neo-Makasıtçı Bakış Açısında Batınîlik Tehlikesi

  • Yazarın fotoğrafı: Dr.Aliosman Dağlı
    Dr.Aliosman Dağlı
  • 4 saat önce
  • 2 dakikada okunur

İslam düşünce tarihinde nasların lafzı ile ruhu, zahiri ile batını arasındaki denge her dönemde ilmi tartışmaların merkezinde yer almıştır. Ancak bu dengeyi bozarak nasların zahirî manalarını bütünüyle reddeden ve hakiki anlamın ancak “masum imam” gibi aşkın bir otorite tarafından bilinebileceğini iddia eden Batınîlik, dinin asıllarına yönelik en büyük tehditlerden biri olmuştur. Tarihsel süreçte Şia’nın İsmailiyye kolunda somutlaşan bu eğilim, dinin emir ve yasaklarını sözde “hakikat” adına işlevsiz hâle getirerek ilahî iradeye aykırı yorumlar üretmiştir. Ehl-i Sünnet uleması ise nasların derinlikli ve işarî manalarının bulunabileceğini kabul etmekle birlikte, bu yorumların nasların açık hükümlerine ve dinin temel kaidelerine aykırı olmamasını şart koşmuştur. Aksi hâlde yapılan yorumlar “ilhâd”, yani dinden sapma olarak nitelendirilmiştir. Nitekim İmam Gazâlî gibi müstesna şahsiyetlerin ilmî mücadelesiyle bu bâtıl fikirler çürütülmüş; ancak Batınîlik, zamanla Bâbîlik ve nihayetinde müstakil bir din iddiasıyla ortaya çıkan Bahâîlik gibi marjinal yapılara evrilerek varlığını sürdürmüştür.

Günümüzde ise Batınîliğin bu yıkıcı mantalitesinin, “makâsıd” yani dinin gayelerini gözetme söylemi altında modern bir kılıfla yeniden sahneye çıktığı görülmektedir. İslam hukuk tarihinde İzz b. Abdisselâm ve Şâtıbî gibi büyük âlimlerin sistemleştirdiği makâsıd ilmi, aslında fıkhın ruhunu ve hikmet boyutunu kavramaya yönelik ulvî bir çabanın ürünüdür. Ehl-i Sünnet fakihleri istihsan ve mesâlih-i mürsele gibi delillerle bu yöntemi işletirken, makâsıdı her zaman usûl-i fıkıh kaidelerine tâbi bir çerçevede ele almışlardır. Hiçbir Sünnî âlim, nasların zahirine açıkça aykırı bir hükmü “dinin amacı budur” gerekçesiyle meşrulaştırma yoluna gitmemiştir. Ancak son yüz elli yıllık süreçte, İslam fıkhını modern hayat karşısında bir engel olarak gören bazı çevreler, şeriat hükümlerini doğrudan ilga edemedikleri için makâsıd ilmini bir aparat olarak kullanmaya başlamışlardır.

Bu çevrelere göre şeriatın mevcut hükümleri günümüz ahlâkî normlarıyla örtüşmemekte; dolayısıyla makâsıd ekseninde yeni bir “ahlâkî fıkıh” inşa edilmesi gerekmektedir. Oysa bu pervasız yaklaşım, bizzat nasların bağlayıcılığını zedeleyen derin bir ahlâk krizinin yansımasıdır. Geçmişte idarî ve kamusal görevlerde bulunmuş bu kişilerin sergiledikleri şahsî tutumlar, iddia ettikleri “yüksek ahlâk” söylemiyle ne derece çeliştiklerini açıkça ortaya koymuştur. Her sosyal ve siyasal krizin faturasını Ehl-i Sünnet ulemasına ve köklü fıkıh geleneğine kesen bu figürlerin kimlerden beslendikleri ve hangi odaklarca desteklendikleri ise ciddi soru işaretleri barındırmaktadır.

İslam hukuk düşüncesinde “makâsıd” ile “vesâil” arasındaki ilişkiyi doğru kavramak, modern tahrifatçılar ile sahih gelenek arasındaki farkı görmek açısından hayati önemdedir. Makâsıd; dinin canı, malı, aklı, nesli ve dini koruma gibi temel hedeflerini ifade ederken; vesâil ise bu hedeflere ulaşmak için Allah ve Resûlü tarafından belirlenmiş somut hükümler ve meşru yolları ifade eder.

Sünnî İslam düşüncesinde gaye, aracı iptal etmez. Bilakis araçlar, ilahî irade tarafından belirlendikleri için gayeye hizmet eden mukaddes vasıtalardır. Örneğin adaletin tesis edilmesi bir makâsıd iken; miras hukuku veya ukûbât hükümleri bu adaleti gerçekleştirmek üzere şâri‘ tarafından tayin edilmiş vesâildir. Modern makâsıtçılar ise “asıl olan adalettir, öyleyse hükmün lafzı terk edilebilir” iddiasıyla Batınî bir mantıkla hükümlerin içini boşaltmakta ve böylece dinin nesnel ve bağlayıcı zeminini ortadan kaldırmaktadırlar.

Sonuç olarak Batınîlerin “gizli mâna” iddiasıyla dini tahrif etmeleri ile modern makâsıtçıların “dinin ruhu” söylemiyle nasları devre dışı bırakmaları aynı zihinsel istikamete çıkmaktadır. Nihai hedef, İslam’ın sahih kaynaklarını kendi ideolojik kabullerine konuşturmak ve neticede “Protestan Müslüman” yahut “Anglo-Müslim” olarak nitelendirilebilecek sentetik bir din anlayışı inşa etmektir. Ehl-i Sünnet uleması tarih boyunca makâsıdı gözetmiş; fakat onların makâsıdı şeriatı muhafaza etmek iken, modern makâsıtçıların gayesi şeriatı dönüştürmek olmuştur. Bu tehlikeye karşı uyanık olmak, İslam medeniyetinin fikrî namusunu korumak adına hayati bir zorunluluktur.

 
 
 

Yorumlar

5 üzerinden 0 yıldız
Henüz hiç puanlama yok

Puanlama ekleyin
bottom of page