top of page

Nazariye ile Hakikat Arasında

  • Yazarın fotoğrafı: Dr.Aliosman Dağlı
    Dr.Aliosman Dağlı
  • 6 Oca
  • 2 dakikada okunur


Günümüz akademik dünyasında sıkça rastladığımız bir manzara var: Konuşan çok, yaşayan az. Bu durum özellikle dinî ilimler söz konusu olduğunda daha da belirginleşiyor. Tasavvuf ehli olmayan bir Tasavvuf araştırmacısı ile şeriat devleti tecrübesi olmayan bir İslam hukukçusunun konumu, bu çelişkinin en çarpıcı iki örneğidir. Her ikisi de metinlere hâkim, kavramlara vâkıf, teorik çerçeveyi kusursuz biçimde çizebilir. Ancak mesele, hakikatin yalnızca metinlerde mi yoksa yaşantının içinde mi olduğu sorusuna geldiğinde işler karışır.

Tasavvuf, tanımı gereği hâl ile ilgilidir; kalbin terbiyesi, nefsin mücadelesi ve insanın kendi iç âlemiyle yüzleşmesi üzerine kuruludur. Bu yüzden “tatmayan bilmez” ilkesi tasavvufun omurgasını oluşturur. Hiçbir riyazete girmemiş, bir mürşidin dizinin dibinde nefsini sınamamış, seyr u sülûk yolunun çilesini tatmamış birinin tasavvuf üzerine konuşması, en fazla harita çizmeye benzer; fakat o yolları yürümemiştir. Harita kıymetlidir ama insanı menzile götüren bizzat yürüyüştür.

Benzer bir durum İslam hukuku için de geçerlidir. Şeriatın yalnızca kitaplardan öğrenilen bir normlar bütünü değil, toplumsal, siyasal ve iktisadî bir düzen olduğunu kabul edersek; bu düzenin fiilen uygulanmadığı bir zeminde yetişmiş bir İslam hukukçusunun da kaçınılmaz sınırlılıkları vardır. Elbette içtihat, kıyas ve fıkıh usulü teorik olarak öğrenilebilir. Ancak hükmün toplumda doğurduğu sonuçları, adaletle temas ettiği noktaları ve insan hayatında nasıl tezahür ettiğini görmek, ancak yaşanmışlıkla mümkündür. Kitapta “ideal” olan ile hayatta karşılaşılan “gerçek” arasındaki mesafe çoğu zaman satırlara sığmaz.

Bu durum en iyi mutfak benzetmesiyle açıklanabilir. Hiç mutfağa girmemiş, ocağın başında ter dökmemiş, yemeğin altını kaçırdığında ne olacağını yaşamamış biri, tarif kitaplarını ezbere bilse bile gerçek bir aşçı sayılabilir mi? Malzemenin kokusu, ateşin ayarı, anlık müdahale gerektiren durumlar ancak mutfağın içinde öğrenilir. Teori, pratiğe temas etmediğinde eksik kalır; hatta zamanla kibir üretir.

Mesele akademiyi, ilmi ya da teoriyi değersizleştirmek değildir. Bilakis, ilmin hakikatle buluştuğu noktayı hatırlatmaktır. Tasavvuf araştırmacısı, eğer tasavvufu yaşamıyorsa; İslam hukukçusu, eğer hukukun hayata temas ettiği zemini hiç görmemişse, söyledikleri doğru olabilir ama eksiktir. Hakikat ise eksikliği kabul etmez.

Sonuç olarak, ister mutfakta ister tekkede, ister mahkeme salonunda olsun; bir işin ehli olmak, sadece bilmekle değil, bizzat o işin içinde pişmekle mümkündür. Çünkü bazı şeyler anlatılmaz, ancak yaşanır.

 
 
 

Yorumlar

5 üzerinden 0 yıldız
Henüz hiç puanlama yok

Puanlama ekleyin
bottom of page