Mürşide Teslimiyetin Şer’i Sınırları
- Dr.Aliosman Dağlı

- 6 Oca
- 2 dakikada okunur
Tasavvuf geleneğinde "hak yola rehberlik eden" anlamına gelen mürşitlik makamı, tarih boyunca hem büyük bir hürmete hem de ciddi tartışmalara konu olmuştur. Özellikle mürşidin yetki sınırları ve müridin teslimiyet ölçüsü, tenkitçiler ile istismarcılar arasında adeta bir savaş alanına dönüştürülmüştür. Bu hassas meseleyi, Kur’an ve Sünnet’in çizdiği "orta yol" üzerinden değerlendirmek, günümüzdeki kafa karışıklıklarını gidermek adına elzemdir.
İslam hukukunda itaatin hiyerarşisi Nisa Sûresi 59. ayette açıkça belirtilmiştir: "Allah’a itaat edin, Peygamber’e itaat edin ve sizden olan ulu’l-emre (idareci ve âlimlere) de..." Allah’a itaat mutlak ve sınırsızdır; Peygamber’e itaat ise vahyin kontrolünde olduğu için Allah’a itaat hükmündedir. Ancak "ulu’l-emr" kapsamına giren mürşidlerin yetkisi, ilahi emirlerle sınırlıdır.
Dört Büyük Halife dönemine baktığımızda, Hz. Ömer’in (r.a.) halifeliğinin başında halka sorduğu itaat sorusu konuyu aydınlatmaktadır. Sahabenin, "Eğer yoldan saparsan seni kılıçlarımızla düzeltiriz" cevabı karşısında Hz. Ömer’in memnuniyet izhar etmesi, İslam’da hiçbir beşerin —manevi seviyesi ne olursa olsun— sorgulanamaz olmadığını kanıtlar. Bu örnek, mürşidlerin de ancak "maruf" (şeriata uygun) olan emirlerine itaat edilebileceğinin en somut delilidir.
Bazı çevreler, Kehf Sûresi’ndeki Hz. Musa ve Hızır kıssasını mürşide "mutlak ve sorgusuz teslimiyet" için delil göstermektedir. Oysa Hızır’ın (a.s.) konumu vahiyle sabitlenmiş özel bir durumdur. Vahiyle tescillenmiş bir dokunulmazlığı olmayan hiçbir mürşit sorgulanamaz değildir. Nitekim ulü’l-azm bir peygamber olan Hz. Musa’nın bile Hz. Hızır’ı şeriat kurallarıyla sorgulaması bunun en açık kanıtıdır. "Ledünni ilim" bahanesiyle zahiri şeriatın çiğnenmesi, tasavvufun özüne aykırıdır.
Müteşeyyihlerin (şeyh taslaklarının) çoğaldığı günümüzde, bir mürşide intisap etmeden önce ciddi bir araştırma süreci şarttır. İlgili tarikatın temel kaynaklarını okumak ve müstakbel rehberin hayatını şeriat terazisinde tartmak gerekir. Unutulmamalıdır ki, "eğri ağacın doğru gölgesi olmaz." Şeriatın zahirine aykırı tutumu olan bir kişiye itiraz etmek sadece bir hak değil, dini bir görevdir.
Netice itibarıyla, tasavvufi teslimiyet, müridi mürşidin elinde "gassalın elindeki meyyit" gibi tarif etse de, bu teslimiyet sadece manevi terbiye usulleriyle sınırlıdır. İslam’ın genel kaidesi olan "Hâlık’a isyan olan yerde mahlûka itaat edilmez" ilkesi, tasavvufun da sarsılmaz temelidir. Mürşid, Kur’an ve Sünnet’in zahirine uyduğu müddetçe rehberdir. Tasavvufi eserlerdeki edebi ve sembolik ifadeler, bu ilmin literatürü içinde değerlendirilmeli ve asla temel dini kaideleri esnetmek için kullanılmamalıdır. Hakiki tasavvuf, şeriatın iç yüzüdür; dışını bozanın içine itibar edilmez.


Yorumlar