İslam Siyaset Düşüncesinde Antik Pers ve Hint Geleneklerinin Etkisi
- Dr.Aliosman Dağlı

- 15 Oca
- 3 dakikada okunur
İslam siyaset düşüncesi, kökeni itibarıyla Kur’an-ı Kerim’in adalet, liyakat ve istişare ilkelerine dayanır. Ancak İslam coğrafyasının hızla genişlemesi ve antik medeniyetlerle kurulan temas, bu duru suyun mecrasını değiştirmiştir. Özellikle Emevi ve Abbasi dönemlerindeki tercüme faaliyetleri, sadece teknik bilgiyi değil, aynı zamanda Antik Pers ve Hint dünyasının "mutlak otorite" odaklı siyaset felsefesini de İslam toplumuna taşımıştır. Bu durum, Hz. Peygamber (s.a.v.) ve Râşid Halifeler tarafından temsil edilen "hizmetkar liderlik" modelinden, "sultanist" bir iktidar yapısına geçişin kapısını aralamıştır.
İran’ın fethiyle başlayan süreçte, Halid bin Yezid ve sonrasında Abbasi halifeleri Me’mun ile Mutasım’ın himayesinde yürütülen tercüme hareketi, Darülhikme gibi kurumlarla ilmi zirveye taşımıştır. Fakat bu gelişim, madalyonun öteki yüzünde ciddi bir siyasi dönüşümü de barındırmaktaydı. Hint ve Pers klasiklerinden Arapçaya çevrilen eserler, İslam’ın "emanet" olarak gördüğü yönetimi, hükümdarın mutlak mülkü olarak tanımlayan bir anlayışı aşılamaya başladı. Özellikle Beydebâ’nın Kelile ve Dimne adlı eseri, hikmetli masallar kisvesi altında hükümdara; rakiplerini henüz filizlenmeden yok etmeyi, alternatif güç odaklarını tasfiye etmeyi ve halkı mutlak bir korku-itaat dengesinde tutmayı öğütleyen bir "makyavelizm" sunmuştur.
Râşid Halifeler dönemi, devletin şeffaflık ve hesap verilebilirlik üzerine kurulu olduğu bir altın çağdır. Hz. Ömer’in (r.a.) bir ağaç gölgesinde korumasız uyuması, onun kişisel cesaretinden ziyade tesis ettiği adaletin verdiği bir emniyet duygusunu da ifade etmekteydi. Onlar, potansiyel rakipleri imha etmek yerine, liyakat sahibi kişileri yönetim kadrolarına dahil ederek toplumsal bir denge kurmuşlardır.
Ancak Hint ve Pers siyasetnamelerinin etkisiyle bu denge bozulmuştur. Abbasilerin iktidara gelmesinde başrol oynayan Ebu Müslim Horasanî’nin tasfiyesi ve devlet idaresinin mimarı olan Bermekî ailesinin hapse tıkılması, bu yeni "siyasi aklın" ilk acı meyveleridir. Artık iktidar, adaletle ayakta kalan bir kurum değil; kendisine tehdit oluşturabilecek her türlü unsuru ehl-i beyt mensupları bile olsalar "fitne" gerekçesiyle ortadan kaldıran bir "sulta" haline gelmiştir. Siyasetname geleneğinde örnek şahsiyet olarak Kur’an kahramanları yerine Pers şahlarının ve Hint filozoflarının referans gösterilmesi, bu yabancılaşmanın en somut kanıtlarından bazılarıdır.
Bugün İslam dünyasındaki otoriter yönetim modelleri, Batılı oryantalistler tarafından İslam dininin bir gereği gibi sunulmaya çalışılmaktadır. Oysa Müslüman coğrafyayı kuşatan bu despotik eğilimlerin kaynağı İslam değil, Müslümanların siyaset aklını zehirleyen Antik Pers ve Hint klasiklerinin kalıntılarıdır. Hz. Ömer’in (r.a.) bu eserlerin okunmasına karşı gösterdiği sert direnç, Müslümanların Kur’anî istikametten sapıp kadim saray entrikalarına kapılacağı endişesinden kaynaklanmaktaydı.
Toparlamak gerekirse, İslam siyasetinin hikâyesi aslında berrak bir pınarın, yol boyunca karşılaştığı farklı topraklarla renginin değişme hikâyesidir. Başlangıçta; Hz. Peygamber ve yol arkadaşlarının ellerinde yükselen o "hizmetkâr liderlik" anlayışı, koltuğu bir mülk değil, omuzlarda taşınan ağır bir emanet olarak görüyordu. Ancak zamanla, Antik Pers’in görkemli saray gelenekleri ve Hint dünyasının sert stratejileri bu saf anlayışın üzerine adeta bir sis perdesi gibi çöktü.
Bu dönüşümün bize öğrettiği en önemli ders şudur ki; yönetmek rakipleri yok etmek, korku salmak ya da gücü kutsallaştırmak değildir. Aksine gerçek güç, Hz. Ömer’in bir ağaç gölgesinde, korumasız ve korkusuzca uyuyabilmesini sağlayan o sarsılmaz adalet duygusunda gizlidir. Hint ve Pers klasiklerinden sızan "makyavelist" yöntemler, belki hükümdarlara geçici bir otorite sağlamış olabilir; ancak bu durum, İslam’ın özündeki şeffaflık, liyakat ve istişare ruhunu yaralamıştır.
Bugün İslam coğrafyasının bazı bölgelerinde gördüğümüz baskıcı yönetim modellerini "dinin bir parçası" sanmak, büyük bir yanılgının eseridir. Bu yorgunluk İslam’dan değil, dışarıdan taşınan o eski otoriter alışkanlıklardan kaynaklanmaktadır.
Eğer İslam dünyası, kendi özündeki o duru suyun yolunu tıkayan bu yabancı tortuları temizleyebilirse; siyaset yeniden sadece bir "iktidar yarışı" olmaktan çıkıp, tüm insanlık için bir huzur ve adalet modeline dönüşecektir. Unutmamalıyız ki; en büyük güç, kılıcın keskinliğinde değil, adaletin ferahlığındadır.


Yorumlar