İngiliz Siyasetinin Hint Alt Kıtasındaki İzleri ve İslam Dünyasında Modernist Dönüşüm
- Dr.Aliosman Dağlı

- 24 Oca
- 2 dakikada okunur
İslam dünyasının 19. yüzyılda başlayan işgal süreci, Birinci Dünya Savaşı ile zirveye ulaşmış; Müslüman toplumlar İngiltere, Fransa, Rusya ve Çin gibi güçlerin asimilasyon politikalarına maruz kalmıştır. Ancak İngiliz sömürgeciliği, diğerlerinden farklı olarak sadece toprakları ve elitleri değil, toplumun zihnini ve dindarlık algısını da hedef almıştır. İngiliz kültürünün özellikle Hint alt kıtasında uyguladığı reformist yaklaşım, İslam dünyasının son 150 yıllık modernizasyon, ıslah ve ihya çabalarının ana eksenini oluşturmuştur.
Yüzyıllarca Müslümanların hüküm sürdüğü Hindistan’da İngilizlerin sağladığı askerî ve kültürel üstünlük, Müslüman âlim ve münevverleri derin bir sorgulama sürecine itmiştir. Bu dönemde İngiliz oryantalistlerin stratejik müdahaleleri, ortaya çıkan fikrî akımları kendi çıkarları doğrultusunda dönüştürmeyi başarmıştır.
Nitekim bu sürecin en somut örneklerinden biri, İngiliz yönetimiyle doğrudan iş birliği içinde şekillenen Aligarh Hareketi’dir. Sir Syed Ahmed Khan’ın öncülüğünde kurulan bu yapı, İngiliz eğitim modelini merkeze alarak klasik medrese müfredatını “geri kalmışlığın sebebi” olarak nitelemiş; vahiy, mucize ve sünnet anlayışında rasyonalist yorumları teşvik etmiştir. İngiliz idaresi tarafından açıkça desteklenen bu yaklaşım, Hint alt kıtasında dinî düşüncenin yönünü belirlemekle kalmamış, sonraki nesiller üzerinde kalıcı bir modernist paradigma inşa etmiştir.
Sultan Âlemgir Şah döneminde Ehl-i Sünnet’in muhkem kalesi olan Hindistan, sömürgeciliğin etkisiyle adeta bir “fikrî değişim laboratuvarına” dönüşmüştür.
Hint alt kıtasında filizlenen bu yeni din anlayışının Hicaz ve Mısır’a sıçraması tesadüf değildir; zira her iki bölge de aynı merkezden, yani Londra’dan yönlendirilen küresel siyasetin etki alanı içerisindeydi. Cemaleddin Afgânî ile Muhammed Abduh’un buluşması, bu küresel etkileşimin adeta sembolü olmuştur. Mısır kökenli modernist görüşlerin Hint menşeli reformist akımlarla benzerliği, işgal döneminde oluşan ortak zihinsel iklimin bir sonucudur. Hilafet merkezi İstanbul ise bu fikrî dalgaya karşı Sultan II. Abdülhamid dönemine kadar direnmiş; Müceddidî-Hâlidî tasavvuf anlayışı geleneksel Sünnî kaleyi büyük ölçüde muhafaza etmiştir.
Meşrutiyet ile birlikte ulaşım ve iletişim imkânlarının artması, küresel fikir akımlarının İstanbul surlarını aşmasına neden olmuştur. Cumhuriyet döneminde ise dinî eğitim amacıyla Mısır ve Pakistan/Hindistan bölgelerine giden öğrencilerin dönüşü ve bu bölgelerdeki âlimlerin eserlerinin tercüme edilmesi, geleneksel dokuda kalıcı değişimlere yol açmıştır. Bugün ülkemizde ve İslam coğrafyasında yaşanan “gelenek–modernite” kavgası, aslında 150 yıl önce Hint alt kıtasında temelleri atılan bu İngiliz etkili reform anlayışının bir tezahürüdür.
İngiliz politikalarının Hint alt kıtasında başlattığı bu dönüşüm, Müslüman toplumların “özüne dönüş” iddialarını dahi sömürgeci bir süzgeçten geçirmiştir. Günümüzde de devam eden fikrî mücadelede geleneksel Sünnî anlayışın korunması, sadece bir inanç meselesi değil; aynı zamanda sömürge döneminden kalan bu yabancılaşma etkilerine karşı bir istiklal mücadelesi olarak görülmelidir.


Yorumlar