top of page

FETVAYA DAİR SORUNLAR ve ÇÖZÜM ÖNERİLERİ

  • Yazarın fotoğrafı: Dr.Aliosman Dağlı
    Dr.Aliosman Dağlı
  • 9 Oca
  • 3 dakikada okunur

Fetva, yalnızca bir “dinî soru-cevap faaliyeti” olarak değerlendirilemez. Aksine fetva; şer‘î bilginin toplumsal hayata intikali, ümmetin din algısının şekillenmesi ve dinin temsil sorumluluğunun kurumsal düzeyde taşınması anlamına gelen son derece hassas bir müessesedir. Tarihsel süreçte bu müessese, usûl-i fıkıh disiplini, mezhep birikimi ve Ehl-i Sünnet duyarlılığı üzerine inşa edilmiştir. Bununla birlikte günümüzde fetva sürecinin hem uygulama hem de zihniyet düzeyinde ciddi bir aşınmaya maruz kaldığı görülmektedir. Söz konusu aşınma, yalnızca bireysel hatalarla sınırlı olmayıp; yapısal eksiklikler, usûl ihmalleri ve ilmî hiyerarşinin zayıflaması gibi derin nedenlere dayandığı düşünülmektedir. Bu durum, fetva müessesesine duyulan güveni sarsmakta; toplumu alternatif, denetimsiz ve çoğu zaman ilmî meşruiyeti tartışmalı mecralara yönlendirmektedir.

Fetva talebinde bulunan kişinin niyeti, fetvanın mahiyetini doğrudan belirleyen temel unsurlardan biridir. Klasik fıkıh literatüründe “müstefti”, fetvayı amel etmek amacıyla talep eden kişi olarak tanımlanmıştır. Ancak güncel pratikte bu tanımın önemli ölçüde anlam kaybına uğradığı gözlemlenmektedir.Saha tecrübeleri, günümüzde fetva sorularının önemli bir kısmının amel etme niyetiyle değil, kurumu ya da fetva veren kişiyi sınamak amacıyla, tartışma ve polemik üretmek için, sosyal medya ve gündelik münazaralarda “delil” temin etmek maksadıyla yöneltildiğini göstermektedir.Bu durum, fetvayı ilmî ve amelî bir rehberlik faaliyeti olmaktan çıkararak entelektüel bir güç gösterisine dönüştürmektedir. Özellikle Alo Fetva hattı ve benzeri mecralarda, amel niyetiyle yöneltilen soruların oranının oldukça düşük olduğu müşahede edilmektedir. Bu tablo, fetva müessesesinin asli fonksiyonundan giderek uzaklaştığını ortaya koymaktadır.

Fetva; fıkıh ve fetva usûlüne vukufiyeti, makâsıd melekesini, nass bilgisi ile icmâ ve ihtilaf literatürüne hâkimiyeti gerektiren ağır bir ilmî ve ahlâkî sorumluluktur. Buna rağmen günümüzde fetva sorumlularının hangi ilmî ölçütlere göre belirlendiği hususunda yeterli şeffaflık bulunmamakta, lisans düzeyindeki eğitimle fetva sorumluluğu üstlenen personel istihdam edilebilmekte, ihtisas, doktora ve sahih usûl birikimi çoğu zaman tali bir konumda değerlendirilmektedir.

Bu tablo, toplum nezdinde fetvanın şahsî kanaatlere, kurumsal reflekslere ya da konjonktürel baskılara bağlı olarak şekillendiği yönündeki algıyı güçlendirmektedir.Toplumda yaygın bir kanaat olarak fetvaların, sahih fıkhî kaynaklardan ziyade, zaman zaman ideolojik, siyasi ya da yönlendirici saiklerle verildiği düşünülmektedir. Bu algı, fetva müessesesinin ilmî otoritesini ve temsil gücünü ciddi biçimde zedelemektedir.

Alo Fetva hatlarında görev yapan bazı fetva sorumlularında; iletişim eksikliği, üstten ve mesafeli bir dil kullanımı, yüzeysel ve gerekçesiz cevaplar gözlemlenmektedir. Bu durum, vatandaşların fetva kurumundan uzaklaşmasına; sorularını sivil toplum kuruluşlarına, internet mecralarına ve hatta yapay zekâ uygulamalarına yöneltmesine sebebiyet vermektedir.

Mevcut sistemde; itikad, fıkıh, tasavvuf, ticaret, tarih gibi birbirinden tamamen farklı disiplinlere ilişkin soruların aynı kişilere yöneltildiği görülmektedir. Bu yaklaşım, ilmî gerçeklikle ve uzmanlık ilkesiyle bağdaşmamaktadır.

Daha da önemlisi, fetva sürecinde geleneksel usûl-i fıkıh zemininden kopuk, indi ve salt makâsıd merkezli yaklaşımların giderek yaygınlaştığı dikkat çekmektedir. Şu hususun özellikle vurgulanması gerekir: Sahih dinî bilginin, fıkıh usûlü ve sahih kaynaklar devre dışı bırakılarak yalnızca makâsıd üzerinden inşa edilmesi mümkün değildir. Böyle bir yaklaşım, tarih boyunca Ehl-i Hak ulemânın ortaya koyduğu ilmî mirası fiilen yok saymak anlamına gelmektedir.

Bu bağlamda bazı âlimlerin dikkat çektiği önemli bir tehlike bulunmaktadır: Usûl-i fıkhın ihmal edilmesi, reformist ve aşırı makâsıdçı eğilimlere alan açmakta; Ehl-i Sünnet’in “okçular tepesi”nin boş bırakılmasına yol açmaktadır.

İlahiyat ve medrese öğrencilerinin usûl-i fıkıh alanında başvurduğu pek çok modern eserin, icmâ kavramını zımnen tartışmalı hâle getirdiği, içtihadı aşırı derecede basitleştirdiği, mezhep birikimini tali ve ikincil gördüğü bilinen bir vakıadır. Bu tür eserlerin yeterli tenkit süzgecinden geçirilmeden okutulması, genç nesillerin Ehl-i Sünnet çizgisinden uzaklaşmasına zemin hazırlamaktadır.

Bu noktada “usûlsüz vusûl olmaz” ilkesi hayati bir önem taşımaktadır. Zira usûl terk edildiğinde vusûl keyfileşmekte, keyfileşen vusûl ise dinî temsiliyet niteliğini yitirmektedir.

Çözüm Önerileri

1. Din İşleri Yüksek Kurulu, ilmî kariyer ve usûl birikimini esas alan, şeffaf bir seçimle göreve getirilmelidir.

2. Kurul üyeleri, tercihen sahada fetva tecrübesi bulunan ve usûl-i fıkıh alanında yetkin kişiler arasından olmalıdır.

3. Fetva sorumluluğu üstlenecek personel için yüksek lisans, doktora ve ihtisas şartları açık biçimde belirlenmelidir.

4. Fetva alanları disiplinlere ayrılmalı; her soru kendi alanında uzman olan kişilere yönlendirilmelidir. 

5. Fetva veren personele iletişim, empati ve temsil dili konularında düzenli eğitimler verilmelidir.

6. Usûl-i fıkıh alanında, Ehl-i Sünnet çizgisini esas alan, kapsamlı ve çağdaş ansiklopedik eserler kurumsal destekle hazırlanmalıdır.

 

Fetva müessesesi; müftü, müstefti ve fetvanın kendisi olmak üzere üç temel sacayağı üzerine inşa edilmiştir. Bu üç alandaki yapısal ve epistemolojik sorunlar giderilmeden fetva kurumuna duyulan güvenin yeniden tesis edilmesi mümkün görünmemektedir.

Usûl-i fıkıhtan kopuk, tarihsel birikimi dışlayan ve makâsıdı mutlaklaştıran yaklaşımlar kısa vadede cazip, uzun vadede ise yıkıcı sonuçlar doğurmaktadır. Kalıcı çözüm; Ehl-i Sünnet’in usûlî mirasını yeniden merkeze alan, ilmî, şeffaf ve liyakat esaslı bir kurumsal yapılanmanın tesis edilmesidir.

Usûlsüz vusûl olmaz.

Usûlümüzü vusûlsüzlere bırakmak ise hiç olmaz.


 

 
 
 

Yorumlar

5 üzerinden 0 yıldız
Henüz hiç puanlama yok

Puanlama ekleyin
bottom of page