Denizlerin Hakimiyeti
- Dr.Aliosman Dağlı

- 24 Ara 2025
- 2 dakikada okunur
“Denizde yelkenlerini bayraktar gibi açarak süzülüp giden gemiler de O’nun kudretinin delillerindendir.”(Şûrâ Suresi, 32)
İnsanlık tarihi boyunca denizler, yalnızca kıtaları birbirine bağlayan su kütleleri değil; aynı zamanda siyasi kudretin, iktisadi refahın ve askerî üstünlüğün anahtarı olmuştur. Gemicilik alanında atılan her adım, küresel dengeleri temelden sarsan büyük kırılmaların habercisi sayılmıştır. Nitekim denizdeki maharet, Venedik Cumhuriyeti gibi coğrafi bakımdan “yapay” bir devletçiği bölgesel bir güce dönüştürebilmiş; buna karşılık denizden mahrumiyet, Babürlüler gibi büyük bir imparatorluğu çöküşe sürüklemiştir. Keza Birleşik Krallık’ın, kara gücü ve nüfus bakımından kendisinden katbekat üstün Çin karşısındaki galibiyeti, deniz hâkimiyetinin sayısal üstünlüğü nasıl etkisizleştirdiğinin en somut örneklerinden biridir.
İslam tarihine baktığımızda, Kur’ân-ı Kerîm ve hadis-i şeriflerdeki açık teşviklere rağmen, ilk dönemlerde denizciliğin bir “yüksek risk alanı” olarak görüldüğü anlaşılmaktadır. Hz. Muâviye, Hz. Ömer devrinde bu yönde bir teşebbüste bulunmuş; ancak dönemin teknik imkânsızlıkları ve güvenlik kaygıları sebebiyle gerekli izni alamamıştır. Ne var ki zamanla teknik altyapının olgunlaşması ve Hz. Osman’ın tanıdığı geniş inisiyatif sayesinde ilk İslam donanması kurulmuştur. Bu stratejik atılım, Akdeniz adalarının fethini; Ege ve Marmara üzerinden İstanbul kuşatmalarını beraberinde getirmiştir. Bugün İstanbul’un manevi merkezlerinden biri olan Eyüp Sultan semtine adını veren Ebu Eyyûb el-Ensârî Hazretleri de bu kuşatmalardan birine katılmış, burada şehit düşerek defnedilmiştir.
Osmanlı Devleti’nde denizlerin stratejik önemi henüz ikinci padişah olan Orhan Gazi döneminde idrak edilmişti. Ancak kökleri Karahanlı, Gazneli ve Büyük Selçuklu gibi “kara gücü” geleneğine dayanan devlet yapısı, denizlere yönelişi geciktirmiştir. Fatih Sultan Mehmed’in üstün gayretlerine rağmen, donanmanın arzu edilen seviyeye ulaşması ancak Kanuni Sultan Süleyman devrinde mümkün olabilmiştir. Yükseliş dönemini takip eden deniz mağlubiyetleri ve donanmanın defalarca yakılması ise devletin çözülme sürecini hızlandıran en ağır darbelerden biri olmuştur. Sultan Abdülaziz’in geç kalmış fakat asil modernleşme hamlesi ise, imparatorluğun içine sürüklendiği yapısal krizler nedeniyle beklenen büyük neticeyi verememiştir.
Cumhuriyet döneminde ise denizcilik, uzun yıllar boyunca ihmal edilmiş bir alan olarak kalmıştır. Refah-Yol hükümeti döneminde Gemi İnşa Genel Müdürlüğü tarafından hazırlanan projeler, ancak son yirmi yılda askerî bir vizyonla bütünleşerek somut sonuçlar vermeye başlamıştır. Yaklaşık yüz elli yıl sonra “Mavi Vatan” doktrininin yeniden gündeme gelmesi, savunma sanayisinde başlatılan millîleşme hamlesiyle taçlandırılmıştır.
Bugün gelinen noktada; İHA, SİHA, tank, uçak ve füze teknolojilerinde ulaşılan yerlilik oranı, yalnızca kara ve hava sınırlarımızı değil, denizlerdeki varlığımızı da güvence altına almaktadır. Elbette bu yükseliş; İsrail’den Rusya’ya, Fransa’dan Amerika Birleşik Devletleri’ne kadar pek çok küresel aktörü rahatsız etmiştir. Kendisini savunmaktan aciz olduğu varsayılan Türk Deniz Kuvvetleri’nin yeniden “gönül coğrafyasına” el uzatabilecek bir kapasiteye kavuşması, sömürgeci odakların tahammül sınırlarını zorlamaktadır. Ne yazık ki dışarıdaki bu rahatsızlığın, içeride bazı çevrelerce “itibar suikastı” şeklinde yankı bulması ayrıca düşündürücüdür. Ancak milletimiz, bu kazanımların kimlerin uykusunu kaçırdığını sağduyuyla analiz etmekte ve art niyetli şer odaklarının oyunlarına prim vermemektedir.
Sonuç olarak tarih, ders alınmadığında tekerrürden ibarettir. Sultan III. Mustafa döneminde, 1773 yılında Mühendishane-i Bahr-i Hümâyun ile atılan teknik eğitim tohumları; bugün yerli yazılımlar ve millî gemilerle kök salmış dev bir çınara dönüşmektedir. “Denizlere hâkim olanın dünyaya hâkim olacağı” gerçeği artık nostaljik bir söylem değil; Türkiye’nin beka stratejisinin merkezinde yer alan somut bir hakikattir. Mavi Vatan, yalnızca bir su kütlesi değil; üstünde ecdadın mirasının, altında ise istikbalimizin yattığı mukaddes bir emanettir. Bu emanete sahip çıkmak, teknik bir zorunluluktan öte tarihî ve ahlaki bir sorumluluktur. Eğer bugün gemilerimizi modern “bayraktarlar” misali denizlerde süzdürebiliyorsak, yalnızca kendi kıyılarımızı değil; aynı zamanda mazlumların umudunu da muhafaza ediyoruz.



Yorumlar