Nebevî Vefa ve Müsamaha
- Dr.Aliosman Dağlı

- 5 Haz
- 2 dakikada okunur
Müslümana yakışan en temel ahlak; kendinden önceki kıymetli insanların emek ve fedakârlıklarına hürmet ederek yücelmektir. Çünkü onları yerip basamak yapmak ve bu yolla yükselmeye çalışmak, İslâm ahlakına aykırı bir tutumdur. Başta Fahr-i Kâinat Efendimiz (sav) olmak üzere bütün peygamberler ve onların izini süren Rabbânî âlimler, kendilerinden önceki hayır öncülerini daima tasdik etmiş ve onları minnetle yâd etmişlerdir. İslâm medeniyeti, bir vefa ve kadirşinaslık medeniyetidir.
Allah Resûlü (sav), ashâb-ı kirâm içerisinde büyük hizmetleri bulunan, ömrünü dine adamış şahsiyetlerin beşerî hata ve kusurlarına karşı daima müsamaha ile yaklaşmış ve ümmetine de bunu öğretmiştir. Nitekim o zor günlerde kuyular vakfeden, kervanlarının bütün malını sadaka olarak veren ve orduları tek başına donatan Hz. Osman’ın (ra) bazı beşerî hatalarından geçilmesini bizzat tavsiye buyurmuştur. Yine Mekke’nin fethi gibi stratejik bir harekât esnasında, ordunun yola çıkacağını Mekkelilere gizlice haber vermeye çalışan Hatıb b. Ebî Beltea’nın bu büyük hatasını, Ashâb-ı Bedir’den olması hasebiyle affetmiştir.
Efendimiz’in (sav) müsamaha ufku o kadar engindir ki, münafıkların listesi vahiy yoluyla kendisine bildirilmiş olmasına rağmen onları ifşa etmemiş; “Niçin onları öldürmüyorsun?” diye soranlara da siyasi ve içtimai bir ferasetle, “İnsanlar, ‘Muhammed kendi arkadaşlarını öldürüyor.’ demesinler.” buyurmuştur.
Hatta en kıymetli dostu Hz. Ebûbekir’in kızı ve Efendimiz’in iffet abidesi sevgili eşi Hz. Âişe validemize yönelik iftira (İfk) hadisesine karışıp bu fitneye kapılan bazı sahabeleri dahi nihayetinde affetmiştir. Kendisine elbisesinin yakasını sertçe çekerek “Adaletli ol!” diyen veya hazineden mal talep eden kaba bir bedeviyi bile azarlamamış; yumuşaklık ve güler yüzle, “Buyur, ne istemiştin?” diyerek karşılamıştır.
Yüce Allah, Kur’an-ı Kerim’de Peygamberimiz’in bu büyüleyici ahlakını şöyle beyan eder:
“Allah’ın rahmeti sayesinde sen onlara karşı yumuşak davrandın. Eğer kaba, katı yürekli olsaydın, hiç şüphesiz etrafından dağılıp giderlerdi. Şu hâlde onları affet, bağışlanmaları için dua et ve mühim işlerde onlarla istişare et.” (Âl-i İmrân, 3/159)
Ne hazindir ki günümüzde bazı sosyal medya fenomenleri ve sözde münevverler; imanın unutturulmaya çalışıldığı, tesettürün yasaklandığı ve dinî hayatın her tezahürünün “yobazlık” olarak yaftalandığı o karanlık dönemlerde gövdesini taşın altına koymuş insanlara karşı hoyratça bir dil kullanmaktadırlar. O çileli günlerde hakikati anlatan kitaplar ve makaleler yazmış, konferanslar vermiş, zindanlara girip çıkmış ve duruşuyla adeta bayraklaşmış kıymetli büyüklere karşı bugün son derece kırıcı ve nezaketsiz bir üslupla, kendilerince “emr-i bi’l-ma‘rûf” yaptıklarını zannetmektedirler.
Oysa Cenâb-ı Hak, Firavun gibi bir zalime bile gidilirken Hz. Musa ve Hz. Harun’a, “Ona yumuşak söz söyleyin; belki öğüt alır veya korkar.” (Tâhâ, 20/44) buyurarak tebliğde nezaketi emretmiştir. Hucurât Suresi’nde yer alan, “Sesinizi Peygamber’in sesinden fazla yükseltmeyin.” ayeti de âlimler ve arifler karşısında gözetilmesi gereken bir edep ölçüsünü hatırlatmaktadır.
Allah Resûlü’nün ashabına gösterdiği o müsamahakâr, koruyucu ve kuşatıcı tavır; bugün İslâm’ın zor günlerinde hizmet etmiş âlimler, arifler, yazarlar, siyasetçiler ve fikir adamları hakkında da edeben gözetilmesi gereken önemli bir ahlakî ilkedir.
Sonuç olarak, geçmişin çilesini çekmeyenler, bugünün konforlu kürsülerinden geçmişi yargılama hadsizliğine düşmemelidir. Öncülerin hatalarını tashih etmek; sosyal medya mecralarında onları linç ederek değil, onların bıraktığı mirasın izzetini koruyarak ve vefa göstererek mümkündür. Vefası olmayanın dini de kemale ermez. Bizim vazifemiz, ümmetin ak saçlılarına, çilekeş büyüklerine hürmet etmek ve onların açtığı yolda edeple yürümektir.
Dr. Aliosman DAĞLI


Yorumlar