İlahiyatta Orantısız Etkileşim ve Zihnî Kaymalar
- Dr.Aliosman Dağlı

- 2 gün önce
- 2 dakikada okunur
Bugün din eğitimi sistemimizin önündeki en büyük yapısal tıkanıklıklardan biri, imam hatip liselerinde verilen eğitim ile ilahiyat fakültelerinde yürütülen tedrisat arasındaki makasın ürkütücü derecede açılmış olmasıdır. Bu uçurum, henüz lise sıralarından yeni çıkmış; zihnî ve ilmî koordinatları tam anlamıyla oturmamış gençlerde ciddi kafa karışıklıklarına ve tehlikeli fikrî kaymalara zemin hazırlamaktadır.
Entelektüel sahada yaşanan asıl tehlike ise orantısız bir pedagojik etkileşim problemidir. On sekiz yaşını yeni doldurmuş, temel İslâmî ilimlerde henüz ihtisas düzeyinde bir süzgece sahip olmayan müptedi talebelerle; doçent yahut profesör unvanlı öğretim üyelerinin doğrudan muhatap kılınması, telafisi güç zihnî savrulmalara yol açmaktadır. Modern akademisyenler tarafından her fırsatta “biatçı” olmakla itham edilen geleneksel hoca-talebe ilişkisi ile ilahiyat amfilerindeki fiilî hiyerarşik yapı arasında hakikatte ciddi bir fark yoktur. Genç zihinler, karşılarındaki hocanın şahsî felsefî bagajını, onun akademik ağırlığı karşısında gerekli süzgeçlerden geçiremeden kabullenmek zorunda kalabilmektedir. Bu sebeple ilahiyat fakültelerine kabul edilecek öğrenciler, tıpkı güzel sanatlar veya spor bilimlerinde olduğu gibi, muhakeme ve istidat sınavına tabi tutulmalı, ciddi bir ilmî eşikten geçirilmelidir.
Bu krizi aşmanın yolu, din eğitimini aşamalı, muhkem ve hedefe matuf bir mimariyle yeniden inşa etmektir. Öncelikle imam hatip liselerinin son iki yılında öğrencilere “İslâmî İlimler” alanını seçme imkânı tanınmalı; bu alandan mezun olan müstakbel ilim taliplerine ilahiyat fakültelerine girişte ek puan yahut sınavsız geçiş gibi teşvikler sağlanmalıdır. Bilhassa usûl ve din bilimleri alanına giren dersler, zihinde kalıcı ve etkin bir şekilde yerleşebilmesi için mutlaka üç aşamalı bir süzgeçten geçirilerek verilmelidir. Dil eğitimi de bu vizyona hizmet edecek şekilde yeniden düzenlenmelidir. Arapça, yalnızca gündelik konuşmaya yönelik sathî bir pratik dili olarak değil; İslâmî kaynakların derinlemesine anlaşılmasına imkân veren bir ilim dili olarak öğretilmeli, her dönem Arapça verilen derslerin ağırlığı kademeli biçimde artırılmalıdır.
Müfredat yapısı ise gündelik magazinel tartışmaların şehvetine kurban edilmeyecek kadar mühimdir. Farklı mezhep ve ekollerin görüşleri, ancak talebe kendi mezhebinin usûl ve fürûunu iyice hazmettikten sonra bir zenginlik unsuru olarak öğretilmelidir. Güncel fıkhî ve kelâmî problemler ise tedrisatın son safhalarına bırakılmalı; öğrencinin temel omurgası henüz inşa sürecindeyken sarsılmamalıdır. Burada en büyük sorumluluk öğretim üyelerine düşmektedir. Akademisyenler, kürsüleri kendi şahsî ve marjinal fikirlerini empoze edecek birer ideolojik laboratuvar olarak görmemeli; müfredatın sınırlarına sadık kalarak nesnel, ölçülü ve terbiyevî bir ders yürütmelidir.
Bizim eğitim felsefemizin temel dayanağı, Kur’ân-ı Kerîm’deki o muazzam ağaç metaforudur: kökü kadim geleneğe sımsıkı bağlı, selefine hürmetkâr; dalları ise günün şartlarından haberdar, hayatın tam içinde duran ilim adamları yetiştirmek zorundayız. Talebelerimiz; kariyer, unvan, konfor yahut “desinler” diye değil; amel, ihlâs ve yalnızca Rızâ-yı Bârî için ilim tahsiline yönlendirilmelidir. Bu da ancak hocanın da talebenin de derse mütalaa ederek geldiği, öğrencilerin ilgi alanlarına göre danışmanlık mekanizmalarının tesis edildiği ve ahlâkî kıvamı bu ağır yükü taşımaya müsait olmayanların daha baştan başka alanlara yönlendirildiği muhkem bir disiplinle mümkündür.
Sonuç olarak, geçmiş ulemamızın eserleri başımızın tacı ve ana kaynağımızdır. Ancak o devasa birikimi günümüz insanının idrakine sunabilmek için, bu kaynaklardan süzülerek kaleme alınmış çağdaş ve sahih eserlerden de istifade etmek elzemdir. Kaynak kitaplar; geçmişin ruhunu ve dil asaletini kaybetmeden, pedagojik bakımdan sadeleştirilerek yeniden üretilmelidir. Eğitim, tüm bilimsel öğrenme yöntemlerini göz ardı ederek yalnızca hocanın monoloğuna yahut öğrencinin pasif dinleyiciliğine havale edilemeyecek kadar hayati bir köprüdür. Bu köprü, orantısız güç gösterileriyle yıkılmamalı; mizanla tahkim edilmeli ve muteberliği kanıtlanmış bilimsel yöntemlerle desteklenmelidir..


Yorumlar